KGeNçliK
+ kurtlar vadisi,pusu,Sohbet,ödev,forum,adsense,yahoo,mynet,video,izlesene,izlesene.com,vidivodo,akilli tv,eglence,oyun,flash,film izle,film indir,direk izle,online izle,online oyun,flash oyun,oyun indir,demo oyun,kurtlar vadisi,irak,arkadas,chat,radyo,albüm,albüm indir,demo,google,msn » 
_-_GeneL KülTüR_-_
 »  İSLAM AleMi » Hristiyanlık
 Teolojİ Tarİhİ

Kullanıcı Adı: Beni Hatirla
Şifre:


Video indir-- Google Tagged-- Etiketler-- Arşiv-- Bizimle çalışmak istermisiniz?-- Reklam vermek için tıklayın
Yeni Konu Başlat Sayfa: [1]   Yukarı git
Konu: Teolojİ Tarİhİ  (Okunma Sayısı 267 defa)
Konu Kalitesi % 5
Oy Ver   
« : 04 Ekim 2007, 17:01:23 »
MשStLo√∑
c:// system rooT
ADMİN
*



REP GÜCÜ 65518
Online Online

Cinsiyet: Bay
www.KGenclik.com

Mesaj Sayisi : 39102
Nerden : İstanbul
Kayit Tarihi : 03 Nisan 2007, 00:59:43
Üye No : 1

Aktiflik

Deneyim
Seviye
Kötü Itibar

WWW
Teolojİ Tarİhİ




Konu: 1

Tarihsel Teoloji nedir? Neden çalışılmalıdır?

Bazen insanlar neden bir çok ölmüş kişinin görüşleriyle vakit geçiriyoruz diye sorabilirler. Ama şu gerçek ortadadır. Avgustin’in Tanrı doktrini üzerine görüşlerini yaşadığı çağdan çok daha rahat bir biçimde anlayabilir ve tartışabiliriz.

Tarihsel Teoloji’yi çalışmamızın nedenini sekiz ana nedenle ifade edebiliriz.

Kilise tarihi Pentekost gününden itibaren kilisenin kurum olarak gelişimini ele almaktadır. Kilisenin devlet ve toplumla olan ilişkileri üzerinde durur. Doktrin ve uygulama olarak kilisenin yayılması üzerinde durur. Bu uygulamaya, kilise ibadetleri, ahlakı ve mimarisi dahildir.

Hristiyan düşüncesi ise daha dar bir kavramdır ve daha çok kilisenin doktrin ve teolojisi üzerinde durmaktadır. Burada kiliseyi etkileyen felsefeler, kilise ve modern bilimlerin ilişkiside yer almaktadır.

Hristiyan Doktrininin Tarihi daha da dardır çünkü yalnızca Hristiyan ilahiyatının tarih içindeki gelişimini ele alır. Bütün Kutsal Kitap doktrinleri, kavramları bu bölümün içinde yer almaktadır.

Dogma Tarihi ise daha çok kilisenin tam değişmez olarak kabul ettiği değerler tanımıdır. Örneğin bazıları bu doğmalardan olan Kutsal Üçlük öğretişiyle (İznik Konsili (325) ve Konstantinapolis (381) ve Kristoloji ile sınırlamaktadır. Ama bazıları ise bunu günah ve lütuf öğretisine kadar uzatmaktadır.

Kilise tarihi noktasında oldukça geniş olarak çalışılmaya başlanılan Teoloji tarihi Dogma tarihine kadar indirgenebilir.

Bu çalışmada çeşitli yöntemler kullanılabilir:

-Diakronik yöntem: Bir Kutsal Kitap gerçeği ya da doktrini ayrıştırılıp kronolojik olarak tarih içinde etüd edilir. Örneğin; Kristoloji ilk babalar döneminden ele alınıp 4. 5. yy. daki konsiller boyunca ele alınır ve Anselm sonra Luther ve Reformasyon sonrası düşünürlerin görüşlerinden günümüze kadar incelenir. Aynı yöntem her bir doktrin için uygulanabilir.

-Kişiler üzerinde çalışma yöntemi: Burada da kilise tarihindeki kişiler ele alınır ve onların özellikle teoloji alanına getirdikleri düşünceler üzerinde durulur. Örneğin, ilk çağ savunmacılarından başlanıp, Atanasyus’a, Avgustine, Anselm’e, Aquinas’a, Luther’e, Calvin’e, Edwards, Schleiermacher’e oradan Barth’a şeklinde devam eder.

-Sinkronik yöntem: Bu yöntemde tarihin bir dönemi alınır ve bu dönem içinde Kristoloji hem sosyal, hem politik, hem felsefi anlamda incelenir. Sonra aynı dönem içinde günah ve lütuf kavramları konusunda kilisenin karşılaştıkları güçlükler karşılaştırılır. Hatta aynı dönem içinde kilise içinde Kristaloji ve Soterioloji arasındaki ilişki gözlemlenir.

Çalışmamız neden önemlidir?

1-Elçilerin İşleri Mesih İsa’nın yapmaya devam ettiklerinin ve kilisesi için edecek olduklarının anlatımıdır (1:1). Hiçbir engelle karşılaşmadan Tanrı’nın Egemenliği’ni tam bir cesaretle duyuruyor, RAB İsa Mesih’le ilgili gerçekleri öğretiyordu (28:31). Mesih bugünde Petrus’la Pavlus’un günlerinde olduğu gibi işlemektedir. Sadece bu etkinliklerinin esinlenmiş yazılı kayıtlarını görmüyoruz. O’nun bedeni olan kilisesinde olan etkin işlerle O’nun kendisini ilanını görüyoruz.

2-Aynı zamanda Tarihi Teoloji üzerinde çalışmak bir anlamda Kutsal Yazıların tefsirini çalışmaktır. Doktrinin gelişimini izlemek demek kişiler olarak Kutsal Yazların sürekli en doğru anlaşılmasına doğru tefsirini çalışmak, öğrenmek anlamındadır. Sözün gerçeği hiçbir zaman değişmez. Fakat zaman içinde doğruya olan her çeşit saldırıya karşın doğru bir kez daha doğruluğuna doğru hareket etmektedir.

3-Özellikle Doktrin açıklamaları, İnanç açıklamaları hem insanların hem de kilisenin yaşamlarında çok temel rol oynamıştır. Bütün bunlarla bizler doğruyu yanlıştan ayırt etme şansına daha çok sahip olmuş oluruz.

4-Tarihi Teoloji’yi inkar aynı zamanda ilahi aydınlanmayı inkardır. Kanon olarak yazılı metinler Vahiy bölümüyle tamamlanmıştır. Ama Tanrı’nın Ruhunda imanlıların yürekleri kelamla aydınlatılmaktadır. Çünkü Tanrı Ruhu öğretmendir.

-Kutsal Ruh’un armağanları Mesih’in bedenini geliştirmiştir. Charismata hem eskiden hem şimdi Tanrı kilisesini ihya etmiştir. Avgustin, Anselm, Luther, Calvin, Wesley, Edwards, Spurgeon ve diğerlerinin yaşamları ve yazıları gerçekten kiliseyi Rabbin Ruhunda aydınlatmış ve aydınlatmaya devam etmektedir.

5-Kilise ve teolojinin tarihi aslında ilahi sağlayışın bir kaydıdır. Rabbin yüceliği insan deneyimleri ile yaşanmıştır (Efesliler 1:9-12; Daniel 2:19-23; İbraniler 1:3). Tarihi Teoloji’yi çalışmak aslında Tanrı işini çalışmaktır. Tanrı’nın kurtarma stratejisini ele almaktır (Mezmur 77:11-13).

6- Bu çalışma aynı zamanda şeytanın yıkıcı taktikleri üzerinde bilgi sahibi olmaktır. Bütün bu çalışmalar esas doktrininin inanç açıklamaları halinde düzenli bir biçimde korunmasına neden olmuş ve şeytanın tahakkümünü ortadan kaldırmıştır.

7- Tarihi Teoloji aynı zamanda insanı çalışmaktır. Burada üç husus önemlidir:

1.Tarihsel Teoloji bize hem imanı hem de başarısızlığı gösterdiği için daha fazla öğrenme şansımız vardır. İbraniler 11. bölüm bu örneklerle doludur.

2.Tarih içinde önemli şahsiyetlerle aynı görüşte olmadıkları için başka imanlı kardeşlerimizi eleştiri bombardımanına tutmamalıyız. Çünkü tarihi teoloji bize hizmet için vardır efendilik etmek için değil. Bizim temelimiz Kutsal Yazılardır.

3.Kutsal Kitabın olmazsa olmaz doktrinleri önünde tarihsel gelenekler yanılmaz değildir.

8-Tarihsel Teoloji Hristiyan inancının değişip, sadeleşip, arı bir biçimde en son halini alışını göstermesi açısından çok önemlidir.

-İnanç Meselesidir. İnsanların inandıkları nasıl yaşadıklarını etkilemektedir. J.I.Packer “Kötü ilahiyatın insanları incitir” demektedir.

-Bazı inançlar diğerlerinden daha çok anlamı içermektedir. Kutsal üçlük, Mesih’in Tanrılığı ve kurtuluşun doğası gerçekten tartışmak için çok önemli ve düşünmek için çok değerlidir. Sapkınlık ise her zaman kötü bir kelime değildir. Çünkü bir çok zaman sapkınlıklar sayesinde gerçeği daha net ayırt edebiliriz.

-Bazı zamanlar bazı inançlar çok çok daha fazla anlam ifade etmektedir. Tarihi Teoloji içinde rahatsız edici konular aslında Hristiyanlığın aslına uygun ele alınmadığında olacak olanların göstergesidir.

Bazı konularda anlaşmazlıklar ise sonuçta Hristiyanlığın birincil doktrinlerinde doğruluğu üzerindeki birlikteliği zaman zaman daha fazla güçlendirmektedir. İkincil konular birincil konuların bağdaştırıcılığı altında ele alınmıştır. Rabbin Sofrası konusu üzerinde oldukça farklı öğretiler oluşmuştur. Bu Rabbin Sofrası gerçeğini ortadan kaldırmamıştır.











Konu:2

KİLİSE TARİHİNE KUŞBAKIŞI



1. Patristik Hristiyanlık – İ.S.95 den İ.S 590’a kadar

Biz bu döneme kilise babaları dönemi de diyoruz.

2. Medieval Hristiyanlık- İ.S 590’dan İ.S 1517’e kadar Aslında bu döneme Orta Çağ dönemi de diyebiliriz.

3. Modern Hristiyanlık- 1517’den günümüze dek.



1. Patristik Hristiyanlık

a. Apolojetik dönem- Vahiy bölümünün tamamlandığı takriben 95’ten başlıyor ve İznik konsiline kadar sürüyor (325). Bazıları bu dönemin Konstantin’in Hristiyanlığa döndüğü tarih olarak da söylemektedirler. 313’de özellikle Avrupadaki Hristiyanlar üzerine olan baskı ve zulüm tamamlanıp yerini bir azınlık olmalarına rağmen hoş görüye bırakmıştı. Bu dönemde de kilise kendisini putperest fikirlerden hem teolojik hem de politik anlamda koruma zorunda kalmıştı.

b. Polemikler dönemi – Gregory (Kilise babalarının sonuncusu Papaların ilki) 325 ile başlar ve 590’da biter. Politik etkiyle kilise büyüdü..Ama ne yazık ki, içten bozulma başladı. 392’de İmparator Theodosius Hristiyanlığı Roma’nın tek resmi dini haline getirdi. Fakat doktrin bozuklukları ortaya çıkmaya ve konsiller yapılmaya başlandı.

2. Medieval Hristiyanlık

a. Papalık hiyerarşisi dönemi- Büyük Gregory(590) ile başladı ve doğu ile batı(1054)arasında ayrılık dönemine dek sürdü ya da Gregory VII (1073) sürdü. Bu dönemin karakteristiği Karanlık Çağ olarak ifuade edilmektedir.

b. Skolastik ya da Sytematizasyon dönemi 1054/1073 den itibaren başlayıp Reformasyonun başlamasına dek sürmektedir (1517). Bu dönemde Hristiyan doktrininin Anselm, Duns Scotus, Lombart, Büyük Albert, Thomas Aquinas gibi kişilerin felsefe ve teolojileriyle sistematikleştiğini görüyoruz.

3. Modern Hristiyanlık -1517’den günümüze

a. Protestan Reformu ve Polemik İnanç Açıklamaları dönemi- Bu Martin Luther’in 95 maddeyi kilise kapısına asması ile başlar ve Westfalya Barışına dek sürer (1648-50)

Bu dönemde dört temel gelenek ortaya çıkmaktadır: Luteren, Reform, Anabaptist ve Anglikan. Bu hareketlere Romadan da bir tepki hareketi gelmiş ve özellikle Cizvitler bu dönemde ortaya çıkmıştır.

b. Rasyonalizm ve Uyanış dönemi- 1650’den Fransız devrimine kadar süren dönemdir (1789). Nedensellik çağı olarakda bilinir. Kilise aydınlanma etkileşimi altındadır. İngiltere de büyük kilise uyanışı (Wesley) ortaya çıkar ve Amerika’da da aynı uyanış görülür (Edwards ve Whitefield). Bu uyanış döneminde özellikle kilise hümanizme karşı büyük bir uyanış içine girmiştir.

c. Gelişim dönemi- 1789’dan 1.Dünya Savaşına dek süren dönemdir. Özellikle politik değişimler Amerika ve Fransız devrimi gibi olaylar sosyal değişimi de beraberinde getirdiği için (Endüstri devrimi) bu dönemin başlangıcı hep bunlarla şekillenmiştir. Bu arada Darwin teorileri ve Alman ilahiyatçılarının (yüksek eleştiri) eleştiri metodları kiliseyi belli bir baskı altına alır ve modern liberal teolojinin doğmasına neden olur.

d. İdeolojiler dönemi- 1914 (1.Dünya Savaşı)’ndan bugüne kadar gelişen dönemdir. Yeni tanrılar türemiştir. Bunların çoğu sekulerism olarak ortaya çıkar. Komunizm, Nazizim, Faşizim, Teolojik Liberalizm, sosyalizm, ekümenizm, individualizm, humanizm hep birbiri ile yarış halinde ideolojiler olarak yer almaktadırlar. Bütün bunlarda evangelikalizm dediğimiz bir karşı yapılanmayı da oluşturmuştur. Denominayşianalizm ve Pentekostal /Karizmatik hareketlerde aynı dönemde doğmuştur.













Konu: 3

Patristik dönemde teolojik gelişmeler

KUTSAL ÜÇLÜK TARTIŞMALARI



Bu doktrinin üç aşaması vardır:

1. İznik Öncesi dönem (Pre-Nicene) Havari Pavlus’un ölümünden İ.S 325’e kadar süren dönemdir.

2. İkinci aşama Atanasyus ile Arius arasındaki öğretileri ve tartışmaları kapsar (325) İznik İnanç Açıklaması aslında bir anlamda Kutsal Üçlük problemine bir cevap değil Baba ile Oğul arasındaki Tanrısal eşitliğin temel açıklanışdır.

3. Bu aşama İznik Sonrası dönemdir (Post-Nicene). Daha çok Kristolojiyi içermektedir. Mesih’in ilahi tarafı ile insani tarafı arasındaki ilişki üzerinde durulmaktadır. Bütün bunlarla birlikte Kutsal Üçlük sorunu Konstantinopolis (381) toplantısına kadar Kristolojik sorunsa Kalkedon(451) toplantısına kadar süregelmiştir.

Şimdi birinci aşamadaki gelişimlere bakacağız. Bu konudaki diğer aşamaları Kristolojik tartışmalarda inceleyeceğiz.

1.Post-Apostolik Babalar: (Romalı Clement, Ignatius, Polycarp, Papias ve Hermas Çobanları dökümanı)Bu kişiler kendilerini monotheism’e ve hem de Mesih’in Tanrılığına adamışlardı. Fakat her iki konuyu birbiriyle bağdaştırmak için bir gayret sarf etmemişlerdi. Mesih’in önceden varlığı kabul edilmiş ama açıklanmamıştı.

2.Apolojistler (Justin Martir, Quadratus, Aristides, Tatian, Athenagoras, Theophilus ) – Bu kişilerin doktrine kazandırdıkları Logos Christolojidir (Kelamla Mesih’in birlikteliği). Özellikle Justin Martır’a göre Mesih’in önceden var oluşu Tanrı’nın düşüncesi ve nedeninden ötürüydü. Mesih’le Tanrı ilişkisi oğul’un babasıyla olan ilişkisi gibiydi Mesih’le Tanrı arasında bir kişisel ilişki değildi. Bu düşünce daha ziyade Tanrı Logos’unun fizikselliğe bürünmesine ilişkindi ve Mesih İsa’da bedene bürünmesiydi. Bir anlamda Oğul Baba’dan çıkmıştı. Apolojistler Kutsal Üçlüğün kişilikleri belirgin olarak algılanmıyor ama Tanrı ile Sözün sonsuz ve temeldeki birliği kabul ediliyordu.

3.Kısıtlı Üçlük anlayışı- Tertullian (225) ve Hippolitus (236)Tanrı’yı iki açıdan ele alıyorlardı:

a.Tamamen kendi yeterliliğinde kendisi olarak.

b.Dünya ile olan ilişkisinde, yaratılış, kurtarış ve esin etkinliğinde.

Yani önceleri Tanrı’nın Sözü ya da Nedeni ve Hikmeti kendi içinde olarak algılanırken sonraları Sözü ve Hikmeti Oğlu ve Ruhu olarak ilan edilmiş olarak algılanıyordu. Bu Tek olan Tanrı’nın kendisini üç kişilikte özellikle belli bir düzen içinde Baba, Oğul ve Kutsal Ruh’ta açıklamasının ve öyle anlaşılmasının aslında kısıtlı bir formu olarak ortaya çıkmaktadır.

Bu anlayışta Baba,Oğul ve Ruh’un kişisel ilişkisi yaradılış ve kurtarışta kendini ilanından önce görülmediği üzerinde durulmuştu.

Hatta Tertullianın görüşüne göre yeni yerle yeni gök yaratıldıktan sonra Oğul’un bu ilahi varlığından çekileceği şeklindeydi. Yine Tanrı kavramı içinde ayrı olarak varlığını sürdürecek ama Oğul kişiliğinde olmayacaktı.

Bu anlamda Tanrı’nın üç kişiliğinden ilk bahseden (trinitas) Tertullian diyebiliriz. Hem Oğul hem de Ruh hakkında kişilik olarak bahsetmekten çekinmemiştir (prosopon). Fakat hala bakış açısında Tanrı’nın bu karakteristik özelliklerinin sadece geçici bir süre için olduğunu Tanrı’nın sonsuz varlığında olmadığını ileri sürmüştür. Yani sadece dünyada kurtarış işlemi için böyle bir karakteristikle çalıştığını dile getirmiştir.

4. Origen’ın bu konuya olan katkıları (İ.S 185-254): Tanrı’daki üç kişiliğin sonsuzlukta böyle olduğunu kabul etmiştir. Üç ayrı Tanrı yani (tri-theism) şeklinde bir görüşü asla kabul etmemiştir. İlahiliğin temeli, özü, kaynağı Babadır şeklinde algılamış ve bir anlamda Oğul’un O kaynaktan çıktığını söylemiştir. Oğul’u (deuteros theos; Contra Celsus, 5.39) şeklinde algılamaktadır. Oğul Tanrıdır ama kendi içinde ve kendinden değil. Baba Tanrı’nın kaynağından temelli ve oradan gelen Tanrıdır. Origen, Oğul’u ve Ruh’u Tanrıdan Tanrı olarak ama Tek Tanrı’nın, Tanrı kişiliğinin ikincil ve üçüncül alt kişiliği olarak vurgulamaktır.

Baba ile Oğul’un birlikteliği ışığın kaynağı ile ışığın uzantısı arasındaki bağlantı ya da kaynayan suyla buharı arasındaki bağlantı şeklinde ifade etmektedir.

5. Üçüncü yüzyıl Üçlük karşıtlığı: Monarchianism (Sabellianism) üçüncü yüzyılda Sabellius’un görüşlerinin etkileşimiyle ortaya çıkmış ve yayılmıştır. Bu monarchy- tek prensip anlamındadır. İlahi tekliği vurgulamaktadır.

a.Dinamik Monarchianism- (Bizanslı deri tüccarı Theodotus tarafından savunulmuştur) Mesih vaftiz olduğunda yalnızca insandı, ahlak standartlarının çok yüksek olmasından ötürü Tanrı Oğlu olarak oğulluğa kabul edilip Ruhça güçlendirildi. Böylelikle mucizeler yapabildi. Bu nedenle bu görüşe (adoptionism) evlatlık edinme anlamında bir isimde verilmektedir. Bu görüşü o dönemde Suriye Antakyası olarak adı geçen Antakyada Metropolitlik yapan Samosata’lı Pavlus çok ateşli bir biçimde savunuyordu ve sonunda Antakya Sinodu tarafından sapkın olarak değerlendirilerek görevinden alındı (268).

b.Modalistik Monarchianism : Bunlar hem Tanrı’nın tekliğine hem de Mesih’in İlahiliğine inanıyorlardı. Bu insanlara göre Tanrı Tekti. Ama kendisini hem Baba, hem Oğul ve hem de Kutsal Ruh olarak gösterebiliyordu. Tek Tanrı’da üç kişilik değil, Tek Tanrı’nın kendini farklı farklı yüzlerde göstermesi tarzında bir algıya sahiptiler.

Logged

Duyuruları lütfen okuyunuz
[url=http://www.kgenclik.com/k_genclik_board_kurallari-t4950.0.

Robot Moderatör
Anahtar Kelime
*****
Offline Pasif

Mesajlar: 39574


View Profile
Re: Teolojİ Tarİhİ
« Posted on: 08 Ekim 2008, 07:05:08 »

 
      uyari
Merhaba ziyaretçi. Öncelikle sitemize hoşgeldiniz. Ben robot moderatör olrak siteden daha fazla yararlanmanız için sitemize üye olmanızı öneririm. iyi eğlenceler.

giris  kayit
Anahtar Kelimeler: Teolojİ Tarİhİ oyunları, Teolojİ Tarİhİ programı, Teolojİ Tarİhİ oyunu indir, Teolojİ Tarİhİ program yükle, Teolojİ Tarİhİ download, Teolojİ Tarİhİ hikayeleri, Teolojİ Tarİhİ resimleri, Teolojİ Tarİhİ haber, Teolojİ Tarİhİ yükle, Teolojİ Tarİhİ videosu, Teolojİ Tarİhİ msn eklentisi, şarkı sözleri
Logged
« Yanıtla #1 : 04 Ekim 2007, 17:01:36 »
MשStLo√∑
c:// system rooT
ADMİN
*



REP GÜCÜ 65518
Online Online

Cinsiyet: Bay
www.KGenclik.com

Mesaj Sayisi : 39102
Nerden : İstanbul
Kayit Tarihi : 03 Nisan 2007, 00:59:43
Üye No : 1

Aktiflik

Deneyim
Seviye
Kötü Itibar

WWW
Teolojİ Tarİhİ




Konu: 4

Patristik Çağda İlahiyat Gelişmeleri

Hristolojik Tartışmalar





A. Nicea (İznik) Konsülü (İ.S 325)

Arius ve Athanasius’un Kutsal Üçlük konusu üzerine görüşleri

1.Arius ve İlahiyatı: Libya doğumlu, hayatı hakkında fazla bilgi yok. Kendisi İskenderiyede kilise ihtiyarlarından biriydi. Kutsal Üçlük öğretişinden saptığı noktalar şöyle özetlenebilir:

a.Oğul yaratıktır. Hiçbir ilahi istem dahilinde yaratılmıştır. Tanrı’nın ne varlığı ile ilişkisi vardır ne de Tanrıdan Tanrıdır.

b.Yaratık olduğuna göre Oğul’un başlangıcı vardır. Tanrı başlangıcı olmayandır.

c.Tanrı’nın bilgileriyle hiçbir bağlantısı yoktur

d.Hem günah işleyebilir hem de değişebilir.

Tanrı Oğlu denmesinin neden Tanrısal lütfa sahip olmasıdır. Ariusçular Oğul’a ibadet edip dua ettiler fakat O’nun sonsuz ilahiliğine inanmadılar. Mesih’in kurtuluşu gerçekleştirebilmesinin tek yolunun bizim gibi bir yaratık ve insan olmasıyla mümkün olabileceğine inanıyorlardı.

Kendi ilahiyatını şiirlere ve ilahilere dökebilen biri olan Arius 318’de İskenderiye Sinodu tarafından(yüz kişiden daha fazla bir bishop grubu tarafından oy birliği ile) kiliseden atıldı ve 325 tarihinde Antakya Sinodu tarafından heretik(sapkın)olarak ilan edildi ve aynı tarihte Nice Konsülünde de aynı karar çıktı ve 336 yılında öldü.

2.İznik Konsili (325):Arius 318’de İskenderiye Sinodundan atıldıktan sonra Nikomedialı Eusebius’un yanına gitti. Bu kişi önemli bir bishopdu ve beraber bu görüşleri mektup kampanyasıyla yaymaya başladılar. İmparatorun danışmanı olan Bishop Hosius bu konuda imparatorluğu bölecekler şeklinde bir görüş ortaya atınca Konstantin bir toplantı yapmaya karar verdi. Mayıs 20’den 25 Temmuz’a kadar (325) bir toplantı yapıldı.

318 bishop vardı ve onların arasında 3 bölüm söz konusuydu: 1) Tahminen 30’u Ariuscu vardı (Arius kendisi bishop olmadığı için bunların arasında değildi) 2) Homoousians (onların arasında 25 yaşında Atanasyus isimli kişi vardı). Bunlar Oğul’un babayla aynı özden olduğunu söylüyorlardı (Homoousios), Baba’ya benzer olduğunu söylemiyorlardı. (Homoiousios).3) Kayserili Eusebius’un da aralarında olduğu hiçbir yere dahil olmayanlar vardı. Sonunda iki kişi dışında herkes İznik Konsülünde antı Arian teolojiye karşı yazılan metni imzaladı. Bu herkesin homoousios terimini tam olarak kabul etti veya bunla memnun oldu anlamında değildir. Homo(aynı)-Homoi (benzer) demektir.

İznik konsülünde Homousios terimi kabul edildi ama bazılarının memnun olmamasının sebebi Samasota’lı Pavlus’un Baba ile Oğul’u kişilik olarak ayırmayan öğretisinin yeniden gündeme gelmesinden korktukları içindir.

Sonra bilinen İznik İnanç Açıklaması dile getirilmiştir. (İznik İnanç Açıklamasını okuyun- İlhan Keskinöz-Dua Kitabı)

3. Atanasyus ve ilahiyatı: Aslında bir anlamda Ariusçu görüşlerin yayılmasına büyük bir engel olarak Atanasyus görüşlerini gösterebiliriz. Çünkü Atanasyus Baba ile Oğul arasındaki doğa farkını ortaya koymuştur. Atanasyus’a göre beden almış Oğul insanlığa göre farklı bir doğaya sahiptir (heteroousios) fakat Baba’ya göre (homoousios) aynı öze sahiptir. O zaman Oğul Baba’ya hem eşit hem de sonsuzdur.



B. Nicea (İznik) sonrası ilahiyat: Konstantinapolis(381), Kalkedon(451) ve Kutsal Üçlüğün Pekiştirilmesi Doktrini



1. Constantinople (381): İznik Konsül’ünün hemen ardından Atanasyus Ruh doktrinini formüle etti. Buna karşın Tanrı Ruh’u şeklinde isimlendirmedi. Ruh’u da Oğul gibi Baba’yla aynı özden olarak değerlendirmişti (homoousios).

Atanasyus’la başlayan iş Kapadokya Babaları ile tamamlandı:

a. Büyük basil (Kayseri Bishob’u)375’de Kutsal Ruh’un kişiliği ve ilahiliği üzerine yazdı. Kendisi “Kutsal Ruh İlahiyatçısı” olarak bilinmektedir.

b. Basil’in genç kardeşi Gregory (Nisa Bishob’u) inanılmaz rüyalar ve görümler gördüğünü paylaşmıştı.

c. Nizanzus’lu Gregory (Konstantinapolis Patriğiydi (329-91).

O dönemki adıyla Konstantinapolis’te yapılan Konsül’de İznik konsülünde ele alınanlar ve Kutsal Ruh’un da homoousion olduğu konusu artık tamamen tasdik edilmiş oldu.

Aslında Kapadokyalıların yerleştirdiği kavramda hypostasis (yani üç ayrı kişiliğin, üç ayrı kişisel özün (subsistence) tek bir ousia (divine esence) de olduğu belirginleştirilip oturtulmuştu.

2. Apollinaris ve İlahiyatı: Özellikle Kapadokyalılar Apollinaris’e karşı çıktılar çünkü Mesih İsa’nın insan doğasını reddetmişti.

O iki doğayı reddedip daha çok 1.Selanikliler 5:23’te verilen insanın can, ruh ve bedenden oluşumundan hareketle bir trichotomist çözüm bulmaya çalıştı.

Apollinarisler canı kişiliksiz ve şuuru yerinde olmayan bedene yaşam veren bir canlı prensip olarak ele aldılar. Ruh’ta ise kişilik, şuur ve akılcı düşünce oturuyordu. Bu düşünceye göre beden alan Oğul, Söz Mesih’in ruhuna dönüşüverdi. Böylelikle kendi istemini yerine getiremeyen, insan kişiliği olmayan, ilahi Sözle birleşik bir durum söz konusu olmuştu. Bedeni ve canından ötürü insandı. Ama insan ruhuna sahip değildi. Kutsal Üçlüğün ikinci kişiliği varlığında oturuyordu.

Ama insan kişiliğinde en önemli olan şey ruhsa, Ruh’un yokluğu Mesih’inde insanlığının olmaması anlamına gelmektedir. Bunu iyi bilen kilise Apollinaris’i ve onun öğretilerini 377’de Roma’da, 378’de Antakya’da 381’de Konstantinopoliste ve tekrar Roma’da 382’de reddetti. 451’deki Kalkedon Konsül’ünde de bu görüşler lanetlendi.

3. Kalkedon Konsülü (451):

a. Nestorius (Antakya okulu): Daha çok maddi dünyaya bakıyorlar ve Kutsal Yazıları tarihsel ve literal olarak değerlendiriyorlardı. Mesih’in iki doğasının ayrı olduğuna inandılar ama insanlığının daha önde olduğunu ileri sürüyorlar ve Theotokos’u reddediyorlardı.

b. Syril (İskenderiye okulu): Daha çok göksel, ruhsal dünyaya tabiydiler ve iki doğanın birlikteliğine inanıyorlardı. Theotokos görüşüne sahiptiler.

Bu tartışmalara daha sonra Papa Leo Tome isimli bir yazıyla bir anlamda son verdi. Bu yazıda Mesih İsa’nın iki doğası olan tek kişi olduğunu vurguladı.

8 Ekim 451’de toplanan Kalkedon Konsülünde yine beşyüz’ün üzerinde bishop ve 18 üst düzey devlet yetkilisi vardı. Hem İznik Konsülü hem de Leo’nun Tome yazısı tasdik edildi . Böylelikle Hristolojik tartişma bir temele oturtulmuştu.

O dönemde artık tamamen tasdik edilmiş ve Leo’nun Tome’u denilen kitapta da yer alan Mesih’in iki doğasının KARIŞMAKSIZIN, DEĞİŞMEKSİZİN, BÖLÜNMEKSİZİN, AYRILMAKSIZIN (Tanrı ve İnsan) olarak aynı özde bulunduğu kavramına karşı çıkmıştı.

















Konu:5

Patristik Çağda İlahiyat Gelişmeleri

Kutsal Ruh ve Montanist Zıtlaşma

A.Post-Apostolik Babalar döneminde Kutsal Ruh doktrini

İlk başlangıçta böyle bir öğretinin teknik olarak var olduğunu görmek mümkün değildir. Elbette ilk inanlıların Kutsal Ruh’u genel olarak davranışlarında algılıyorlar ama net bir öğretiş olarak ortaya koyamıyorlar daha ziyadesiyle Baba-Oğul ilişkisinde yoğunlaşıyorlardı.

Romalı Klement’in özellikle kullandığı bir ant söyleminde Tanrı’nın bu üç kişiliğini şöyle koordine ettiğini görüyoruz.

“Yaşayan Tanrı ve yaşayan Rab Mesih İsa ve Kutsal Ruh üzerine” ya da bir başka ifadesinde “üzerimize Ruhunu döken tek Tanrı, tek İsa ve tek Rab yok mu?”

Kısacası bu yazılara baktığımızda daha Hristiyanlığın ilk çağlarında Kutsal Üçlük anlayışının varlığını görmemiz mümkündür.

Hermes Çobanları isimli yazılara baktığımızda ise Kutsal Ruh’un beden alışta etkinliğinden bahsetmekte ve sonunda ise yeniden bedenden ayrılıp Tanrı benliğinde varlığını sürdürmesi gibi bir inanış anlatılmaktır. Yani beden alışından önce Baba ve Ruh’un bir Tanrı’da iki kişi olduğu şeklinde bir anlayışın hakim olduğunu görüyoruz. Yani Hermes yazılarına göre Mesih İsa Baba ve Ruh statüsüne kişisel gayreti sayesinde yükseldi.

B.Apolojistler (savunmacılar) arasında Kutsal Ruh doktrini

Özellikle Justin Martir’in vaftiz konusunda verdiği formatta ve Rabbin Sofrası formatında sık sık “üç kişilikten”den bahsettiğini görüyoruz. Justin Martir’in ifadesine göre “Oğul’u açığa çıkaran Ruh” tu.

C.Pneumatological (Kutsal Ruh doktrini üzerinde) Sapkınlığın ilk formları

Bu konuda iki ayrı sapkınlık olduğunu görüyoruz. Bunlardan bir tanesine Dinamik Monarşizm diyoruz- Bu anlayışa göre Ruh tamamen kişiliksizdir. Bir anlamda Ruh Babanın enerjisidir. Oğul vaftizde bu enerji ile özel olarak güçlendirilmiş ve geçici bir süre yükseltilmiştir.

Diğer bir Kutsal Ruh üzerindeki düşünce sapmasına ise Modelistik Monarşiz diyoruz- Bu inanışa göre Ruhun yine kişiliği yok ve tek olarak bilinen Yaratıcının kendini gösterdiği yüzlerden bir tanesi olarak kabul ediliyor.



D.Ortodoks Pneumatolojinin (Kutsal Ruh doktrinin) başlangıcı

Aslında bu konuda İznik (Nicean) Konsülünün sessiz kaldığını görüyoruz. Nicean Konsülüne göre ( Jilda Clark’ın bu konudaki küçük açıklama yazısına bakın-Web’de) Kutsal Ruh’a sadece inanılıyordu. O dönemde bazıları Kutsal Ruh’un ilahiliğine karşı geldiler (Macedonians denen kişi bu tarz düşüncenin önderliğini yürütüyordu). Kutsal Ruh’un ilahi olmadığına ilişkin düşünceleri olan Pneumatomochians grubu ise şu şekilde inanıyorlardı:

1.Yuhanna 1:3’ü yanlış tefsir etmeleri üzerine Kutsal Ruhu bir yaratık olarak değerlendiriyorlardı.

2.Kutsal Ruh ne Baba’dan ne de Oğuldan olmadığına göre yaratık olmalı diye düşünüyorlardı.

3.Sonuçta Yeni Antlaşmanın Kutsal Ruh’a ibadet etmeyi önermediğini söylüyorlardı.

Baba ile Ruh Tanrı’nın kendisiydi ya da bir anlamda aynı doğadaydı (homoousion).

Atanasyus- Mısırlı tropici denilen Hristiyanların görüşlerine göre;

1.Kutsal Yazılarda Kutsal Ruh’un ayrı olduğunu düşünüyorlardı.

2.Tanrı’nın Mesih’in Ruhunun Kutsal Tanrı kavramı içinde sonsuz olduğunu algılıyorlardı.

3.Ruhla Oğul’un işlerinin aynı olduğunu düşünüyorlardı. Yaratılış, vahiy, kutsama gibi işlerde aynı şeyleri yapıyorlardı.

4.Tanrı Kutsal Ruhla bizde varlığını sürdürüyordu ( 1.Korintliler 3:16) Yaratık olsa Tanrıyla paydaşlık olması mümkün olamayacaktır bu nedenle Baba ile Oğul kavramında homoousion gerçeğini görüyorlardı.

Kapadokyalılar-Kapadokyalı Basil’e göre Kutsal Ruh’un ilahi bir doğa olarak Baba ve Oğuldan ayrılamazdı bu nedenle yüceltilmesi gerekiyordu. Kutsal Ruhla-Oğul bir mecaz olarak örnekleme yapılacak olursa sanki bir baba’nın iki oğlu gibi aynı kökten ayrı kişiler olarak değerlendiriliyordu.

Avgustin- Avgustin’in görüşüne göre Kutsal Ruh’un Babadan çıkıp Mesih aracılığı ile ortada olduğu görüşü uygun değildi. Ona göre Baba, Oğul ve Kutsal Ruh ilahilik anlamında eşit üç kişilikti ve Kutsal Ruh hem Babadan hem Oğuldan çıkıyordu (Romalılar 8:9-11). Avgustin’in bu görüşü bugünkü batı Hristiyanlığının da görüşüdür.

E.Montanizmin çıkışı

Montanizm M.S 155 yılında Frigya’da ortaya çıkmıştır Jerome ve Eusebius bu konudan bahsetmektedir. Tertullian bile Montenizme dönmüştür. Bu oldukça etkin bir hareket olmuş ve bugünkü bir çok Karizmatik Hristiyan Kiliselerinin kaynak görüşleri bu hareketten çıkmaktadır.

Bu görüşün belli başlı öğretileri şunlardır:

1.Tanrısal öğretiş verenlere ve Peygamberlere geçimlerini sağlayacakları bir ödenek sağlanmalı.

2.Mesih İsa birden bire dönecek. Göksel Yeruşalim Pepuza yakınlarında Frigya denilen yerde olacaktı.

3.Kutsal üçlük bu inancın fertleri aracılığı ile dünyaya konuşuyordu.

4.1.Korintliler 14:29-31’in tersini yapıyorlardı. Kısacası kendi kontrollerini çoğu zaman kaybediyorlardı.

5.Anlaşılmayan dillerle konuşmaya önem veriyorlardı.

6.Evlilik büyük bir önem taşıyordu.

7.Aslında Kutsal Kitab’ın ana öğretişleri konusunda oldukça Ortodoks yani (Muhafazakardılar).

8.Bazıları Gnostik’ti.









Konu:6

Patristik Çağda İlahiyat Gelişmeleri

Avgustine ve Pelagius (1)

Günah ve Lütuf çekişmesi

Aşağıdaki liste aslında bize hangi konular üzerinde çekişme yaşandığını göstermektedir. Hatta bugün bile bu konular üzerinde tartışmalar sürmektedir.

-Çocuklar suçlu mu suçsuz mu doğar?

-Ölen çocuklar kurtulmuş mudur yoksa kayıp mıdır?

-İnsanlar ruhsal ve ahlaksal olarak bozulmuşlar mıdır?

-Adem’in düşüşünün insan nesli olarak sizin üzerinize etkisi nedir?

-Günah yalnızca istemin bir eylemi midir yoksa bir karakter kusuru mudur?

-Lütuf kurtuluş için esas mıdır?

-Kurtuluşta lütfun yolu ne kadar, sizin rolünüz ne kadardır?

-Kurtuluş yalnızca belli kişiler mi önceden belirlendi?

-Bütün bunlar dua ve vaazı ne kadar etkilemektedir?

A.Avgustine’in gençlik yılları

Avgustin 13 Kasım 354’de küçük bir Kuzey Afrika kenti olan Thagaste’de doğmuştur. 28 Ağustos 430’da ölmüştür. Babası orta sınıf bir putperesti. Aslında ölmeden önce vaftiz olduğu söylenir. Babasıyla ilişkileri pek iyi değildi.

Annesi Monica’nın dua eden samimi bir imanlı olduğunu ve oğlu için sürekli dua ettiğini biliyoruz. Yazılara göre Avgustine’in oldukça haraketli biri olduğunu görüyoruz. Latin grameri, konuşma sanatı ve şiir üzerine eğitim almıştı. 18 yaşında Kartacaya gitti ve okulda retorik üzerine dersler üzerine idareci oldu. Bir metres edindi ve bir çok yıl bu hanımla birlikte yaşadı. Bu hanımdan Adeodatus (Tanrı’nın armağanı) isimli bir oğlu oldu. Cicero’nun Hortensius isimli eserinde Felsefeyle tanıştı ve daha sonra Gnostik felsefe formunda Manichaeism’e dahil oldu. Bu inançta iyi ve kötü karşılıklı sonsuz ve eşit güçte iki oluşum söz konusuydu. Aynı gnostik öğretişleri andırıyordu. 9 yıl boyunca bu inançta kaldı.

Fakat Milevis’li Faustus’u dinledikten sonra bu inancı bıraktı. Retorik öğretmek umuduyla Roma’ya gitti. Milanı gezisi sırasında orada öğretmen olarak kaldı.

B. Rab’be iman edişi

Milanda bishop Ambrose’un etkisi altında kaldı. Bir keresinde oğlu için yakarıp duran annesine bishop “böylesine göz yaşı dökülen bir evlat kaybolmaz” demişti.

Avgustine’i engelleyen en büyük engel entelektüel değil ahlaki engeldi. Özellikle cinsel hayatını kontrol edemiyordu. Aslında İtiraflar isimli kitabında ayrıntılarıyla anlattığı gibi Kutsal Kitapta okuduğu bir ayetle adeta gözleri açılmış ve hayatı değişmişti. (Avgustine- İtiraflar kitabını okuyun lütfen-8.12). O andan itibaren yüreğindeki o sürekli itme yerini Tanrı’nın hükümran sevincine bırakmıştı. Avgustine buna Tanrı lütfu diyordu. Onun deyişiyle lütuf; Tanrı’nın günahın getirdiği sevincin yenilmesini sağlamak kaydıyla bize verdiği hükümranlığının coşkusudur” . Başka bir deyişle Rab kendi lütfuyla bize sunduğu kurtarışı sayesinde yüreklerimizde öyle bir çalışır ki artık ne cinselliğin ne de başka dünyasal kötü bir arzunun bize veremeyeceği muhteşem bir sevinç ve tatmin yüreğimizi kapsar.

C.Hippo Bishop’u

Avgustine iman edişinden hemen sonra kendini inkara ve tefekküre başladı. Milano’da bishop Ambrose tarafından vaftiz edildi. Roma’da kısa bir zaman geçirip Thagaste’ye döndü. Aileden kalan birkaç parça eşyasını satarak kendisine manastır yaşamı ortamı oluştur. İ.S 391’de Hippo kentinde Bishop Valerius tarafından rahip olarak atandı. Valerius’un ölümünden sonra kendisi bu mevkiye getirildi.



Şimdi Palegius’a bakalım:

A.Yaşamı

Onun hakkında fazla bilmiyoruz (350-425). Kendisi İngiliz bir keşişti. 4.yy yakın bir dönemde Roma’da bir müddet öğretişlerde bulunmuştu. Got’ların saldırıları sırasında Kuzey Afrika’ya kaçmıştı (410). Sonra Filistine geçti ve tarih sayfasından silindi.

B.Eserleri

Pelagius’un oldukça edebi hatta Avgustin’den çok daha iyi yazılar yazdığını görüyoruz. Onun yazılarında esas olan bütün Mesih’e inanan kişilerin ahlak olarak yüksek düzeyde olmaları gerçeğiydi. Bu ahlak yüksekliği yalnızca din adamları için yaşanması gereken bi gerçek değildi.

The Hardening of Pharao’s Heart, Virginity, The Law ve Faith in the Trinity gibi eserleri mevcuttur. Aslında Pelagius’un en etkin işi De Natura ve Free Will kitaplarında görülmektedir. Yazılarında dört ana noktada vurgu görülmektedir.

-insanlar hem iyi hem kötüyü yapabilecek nitelikte kişiler olarak nötr olarak dünyaya gelmektedirler.

-ilahi lütfun kurtuluşa olan ihtiyacı sağlaması açısından yardımcı olduğu söz konusudur.

-Adem’in günahı tabiki soyunu etkiliyordu ama bu etkileme yalnızca kötü bir örnek olması açısından bir etkilemeydi.

-Bedenin kirlenmesiyle günaha sürüklendiğimiz görüşünü reddediyordu.

C.Teolojisi

Pelagius’un düşüncesinin temeli ahlakçılıktır. Lütuf öğretişinin günaha yol açtığını düşünüyordu (Romalılar 5:21-6:2)

1.İnsanın yaratılışı-Onun inancına göre insanın yaratılışında insan ne günahlı ne de günahsızdır. Adem kutsal olarak yaratılmamıştır.

2.Orijinal günah ve düşüş-Düşüşün temeli özgür iradedir. Romalılar 5:12’de Pelagius Adem’de günah işlememizi taklit olarak değerlendirmektedir. Her insanın dünyaya Adem’de günaha kenetlenmeden, kilitlenmeden geldiğini söylemektedir. Romalılar 7:8 üzerindeki açıklamalarında orijinal günah kavramını öğretenlerin deli olmuş olmaları lazım demektedir. (De Pec. Orig.6)

3.Özgür irade-Adem’in düşüşünün kesinlikle özgür iradeye etkimediğini söylemektedir. Pelagius insan iradesinin üç özelliğinden bahsetmektedir.

-iradenin gücü ve kapasitesi

-istemi

-anlama ve davranış

Yani 1.günah işleme yeteneğimiz var 2.günah işlememe yeteneğimiz vardır. Bu yetenekler her zaman eşit düzeydedir.

Yetenek mecburiyetlerin sınırlanmasıdır ya da yetenek ahlaki sorumlulukların değerlendirilmesidir.

4.Günah doktrini- Pelagius günahın istemin ayrı davranışlarına bağlıdır. Günah ancak engellenebilir bir şey olduğunda günahtır.

5.Lütuf doktrini- Pelagius’a göre elbette lütfun önemi bulunmaktadır. Onun deyişiyle her saat için ya da her an için değil her bir değişik davranış için lütfe ihtiyaç bulunmaktadır. Yine ona göre Tanrı tarafından buyurmuş olanın yerine gelmesi için bir düzen olarak lütuf verilmiştir.

Pelagius’un lütuf doktrininde dört eleman bulunmaktadır:

1.Yaratılışın ya da yaşamın lütfu kendisindedir

2.ilahi lütfun ilanı için bize özgür irade verilmiştir. Günah işlememe yeteneği lütuftur.

3.Aynı zamanda Tanrı vahyinde lütuf yasa olarak bize ilan edilmiştir. Emirler, yönlendiriş, yasak, ödül, ceza hepsi Tanrı’nın lütfudur.

4. Mesih’in gelişi ve öğretişi Tanrısal bir örnek oluşturmuştur.

Lütuf ona göre dışsal bir kavramdır.

6.Hristiyan Mükemmeliyetçiliği öğretisi- “Kutsal olun çünkü Ben Kutsalım “(Levililer 19:2) ve “göklerdeki Babamın mükemmel olması gibi sizde mükemmel olun” (Matta 5:48) ve eski antlaşmadaki Abel, Enoş, Yusuf ve Eyüp örneklerinde olduğu gibi Pelagius bunların hepsini örnek olarak alıyor ve inananların mükemmel olabileceklerini öneriyordu. Filistinde Diospolis’te bishoplar tarafından heretik olarak kabul edildi (415) ve daha sonra Roma Bishop’u tarafından 417’de heretik ilan edildi ve aynı şekilde 431’de de Efes Konsülünde heretik kabul edildi.
Logged

Duyuruları lütfen okuyunuz
[url=http://www.kgenclik.com/k_genclik_board_kurallari-t4950.0.

« Yanıtla #2 : 04 Ekim 2007, 17:01:49 »
MשStLo√∑
c:// system rooT
ADMİN
*



REP GÜCÜ 65518
Online Online

Cinsiyet: Bay
www.KGenclik.com

Mesaj Sayisi : 39102
Nerden : İstanbul
Kayit Tarihi : 03 Nisan 2007, 00:59:43
Üye No : 1

Aktiflik

Deneyim
Seviye
Kötü Itibar

WWW
Teolojİ Tarİhİ




Konu 7:

Patristik Çağda İlahiyat Gelişmeleri

Avgustin ve Pelagius (2)

Günah ve Lütuf Çekişmesi



A. Avgustin’in Teolojisi

Önce Pelagius’un teolojisini bir kez daha hatırlayıp Avgustin’e öyle bakalım.

-Adem ne kutsal ne kötü yaratıldı.

-İster günahlı ister günahsız Adem zaten ölecekti.

-Adem’in düşüşü kötü örnek olmak dışında hiçbir insanı etkilemez.

-Seçim kudreti insanın elinde. Günahı ya da iyiyi seçebilir.

-mecburiyetleri sınırlama yeteneği söz konusudur. Yani yasadaki emir ve yasakların onları uygulama konusunda açıklanıp uygulanması yeteneğine sahip olunması gereklidir, aksi takdirde uygulama sorumluluğu yoktur.

-Lütuf dışsaldır, karşı gelinebilir.

-Kutsallıkta mükemmel olmak ve günahsız olabilmek bu yaşamda mümkündür.

1. Avgustin Adem’in yaratılışında belli bir önceden belirlenmişlik olduğunu söylemektedir. Evet, Adem günah işleme ya da işlememe özgürlüğünü kullanabilirdi ama günah işlememesi mümkün değildi. Bu ancak ilahi sağlayışla mümkün olabilirdi.

2. Adem günah işlemeseydi fiziksel olarak ölmeyecekti. Beden ruha tabidir. Eğer Adem düşmeseydi ölmeyecekti. Ölümlü olan her şey yaşamdan silinecekti.

3. Avgustin’de Pelagius gibi Latin tercümelere bağlıydı (Rom.5:12). Bu nedenle buradaki anlam (in whom (adem) all sinned) (onda herkes günah işledi). Eski Yunanca “because all sinned” (herkes günah işledi) şeklindeki çeviriden ziyade yukardaki üzerinde tartışıyorlardı.

Kısacası Adem günah işlediğinde, düştüğünde bütün insanlar güne işlemişti. Ve bu orijinal isyan bütün nesillere Adem’den geçmişti. Kısacası Pelagius’un dediği gibi günah taklit yoluyla insanlığa intikal etmiyor, jenerik olarak, soy olarak intikal ediyordu.

4. Avgustin’in özgür irade konusunda yazdığı yazıları şu başlıklardaki kitaplarda bulmak mümkündür: On the Spirit and Letter(5-61); On Grace and Free Will; On the Predestination of the Saints; On the Gift of Perseverance ve The City of God (Book V, 9-10) (Fakülte web sitesinde kitaplık bölümüne bakın)

Avgustin günah işleme özgürlüğünün özgür iradeye bağlı olduğuna inanmıyordu. Yani “ben istersem günah işlerim” gibi bir görüşe inanmıyordu. Adem günah işlediğinde elbette düşünme yeteneğini kaybetmiş ve hiç özgür iradesi olmayan bir kişi değildi. Ama özündeki günahlılık istemini yönetiyordu. İstemi günah işleyip işlememeyi değil. Ve bu seçim günah işlememe yeteneğinden günah, günah işlememe yeteneksizliğine dönüştü. (Yani her hareketin günahlı doğadan kaynaklandığı bir hal aldı. Orijinal günah-Tanrı isyanı, kökteki bozukluk daima insanın özgür iradesini kötüye kenetlemişti- örneğin insanın iyilik yaparken bile kendi ile gurur duyması, iyiliği bilinç altında karşılık bekleyerek yapması gibi- iki yaşında bile bir çocukta kıskançlık olması, öç almaya kalkması-bunlar hep orijinal günahı göstermektedir)

Bir anlamda özgür irade yüreğin arzusu her neyse onu seçme özgürlüğüne sahiptir diyebiliriz. Avgustin böyle düşünüyordu.

5. Pelagius’un mecburiyetleri sınırlama öğretisi Avgustin’in “ Tanrım istemin neyse emret ve emrettiğini sağla” şeklinde ifadesiyle karşılaşıyordu.

6. Özetlersek:

Avgustin lütfu içsel, gizli bir güç, harika olarak ve Tanrı’nın yüreklerde gerçekleştirdiği bir kavram olarak değerlendiriyordu.

1)Lütuf

- Hazırlayan lütuf- insana günahlı, bozuk doğasını gösterip bu doğadan kurtulma arzusu veren Tanrı lütfudur (Preparatory Grace)

- Etkin lütuf ise Kutsal Ruh’un insan ruhu içinde kurtaran imanın yerleşmesini gerçekleştirmesidir ( Operative Grace)

- Kutsayan Lütuf, ruhu yenilemek için Kutsal Ruh’un insanın içinde çalışmasıdır (Sanctifying Grace)

- Mükemmelleştiren Lütuf ki bu artık Kutsal Ruh’un marifetiyle bir kişinin tamamen aklanıp kutsandığı ve yüceltildiği noktadır. İşte bu noktada artık samimi bütün Mesih’e inanan kişilerin günah işleyemez hal aldıkları durumdur (Perfecting Grace).

2)Yeniden doğuş

Avgustin’in bu konudaki bakış açısı tamamen Tanrı’nın işlemesine bağlı olan bir noktadır (monergistic-tek bir güç (Tanrı’nın) gücünün sonucu) Lütuf yeniden doğuşu ve kurtaran imanı karşı konulamaz bir biçimde getirmektedir. Avgustin’e göre lütuf bizim iyi yapmaya çalıştığımız bir şeyleri daha iyi bir hale getirmez.

3)Önceden belirlenmişlik

Bütün günahlılar eşit bir biçimde doğalarının tamamen bozulmuşluğuna zincirlenmişlerdir. Bu nedenle kesinlikle gerçek bir biçimde tövbeyi ve samimi bir biçimde inanmayı kendi istemleriyle istemeyeceklerdir. İlahi karar sahibi Tanrı ancak kendi istemi doğrultusunda ve nedeni Kendinde olmak kaydı insanları çağırdığında samimi biçimde tövbeyle Tanrıya dönebilecekler ve Mesih’in kurtarışına ihtiyaçları olduğunu anlayacaklardır.

B.Halen süren tartışmalar: Semi-Pelagianizm (Yari Pelagiusçuluk)

Pelagiusçuluk Kartacada lanetlendiği halde kilisenin Avgustinin alternatiflerini tam olarak kabul etmediğini görüyoruz (M.S 418).

Yari Palegius görüşü en çok bir keşiş olan John Cassian’ın etkisinde gelişti (M.S432). Bu görüşlere göre:

-Matta ve Pavlus’ta olduğu gibi Tanrı bazen kurtuluş konusunda insiyatifi kendi ellerine alıyordu. Zakkay’ın durumunda olduğu gibi kişi adım atıyor ve Rab’de bu adımını güçlendiriyordu.

-Düşüşün kötü etkisine karşı Ademde iyinin bilgisi mevcuttu.

-İnsan iradesi tam anlamıyla ölü değildi hastalıklı bir durumdaydı ve lütfun rehberliğine ihtiyacı vardı.

-Seçilmişlik Tanrı’nın imanımızda gördüklerine bağlıydı ve lütuf karşı konulamaz değildi.

Aslında 529’da Orange Konsül’üne göre yarı pelagiusçulukta son bulmalıydı ama olmadı.



Avgustin ve Donatistler

311 yılında Caecilian Kartaca bishopu olarak atandı. Fakat bazı yanlış uygulamaların varlığından şikayetçi bir gurupta kendilerine Bishop olarak Marjorinus’u atadılar. Donatus bu kişiyi destekliyordu. Donatus Romalılar elinden çok çekmiş bir kişi ve sert mizaçlıydı. Caecilianı tutanlar sakramentlerin değerlerinin sakramenti sunanların ahlakına bağlı değil diyorlardı. Kilise ikiye bölündü ve iki ayrı Sinod oluştu.

Donatistlere göre günah işleyen, işkenceci Romalılarla işbirliği yapan hiçbir Hristiyan Bishop doğru hristiyan olamazdı. Bu nedenle bu tarzda düşündükleri kişilerin sundukları sakramentleri almıyorlardı.

Avgustine göre sakramentler özellikle Rabbin Sofrası ve Vaftizdi ve doğal olarak bu sakramentler kendi içlerinde işlerlikleri vardı. Güçleri ve geçerliliği tamamen Mesih’in kutsallığına bağlıydı, insanın değil. Bu bağlamda Avgustin’in önem verdiği Tanrı Kilisesinin düzeni içinde Tanrısal ordinasyon altında kişinin sunduğu sakrament kendi içinde değerliydi. Bunu sunan kişi kendi bilgisinde düşmüş bile olsa sakrament onu alan için Tanrı tarafından sunulan bir şeydi.

Avgustin’in bu öğretisi günümüz Reform kilisesinin temel öğretilerinden oldu.

Avgustin ve Mucizeler

Avgustin önceleri her çeşit mucizenin son bulduğu öğretisine inanıyor ve bunu vaaz ediyordu (On True Religion). Özellikle dillerle konuşma konusunda oldukça yüksek sesle karşı çıkıyordu. Daha sonraları bu görüşlerinde değişimler görüldü (Retractions 426-27). The City of God kitabında da özellikle iyileştirmeler konusuna inandığını görüyoruz.









Konu: 8

Ortaçağda Teolojik Gelişmeler

Ortaçağda Teolojik Çekişmeler ve Skolastizim



A. Ortaçağda Teolojik Çekişmeler

1.İkonoklastik Çekişmeler: Bu kelime suret kırma anlamına gelmektedir. Özellikle Kutsal Kitap tasvirleri, heykelleri, çizimlerinin kırılması anlamındadır. Özellikle bu çekişme insanların bu suretlere, resimlere saygıdan ziyade tapınma eğilimi göstermelerinde böylesine çekişmeler söz konusu olmaya başlamıştır.

Leo III (İ.S 726) bunların kullanımının on emrin ikinci şıkkına aykırı olduğunu söyleyerek bütün kiliselerden kaldırılmasını emretti. Kendisi doğu da imparatordu ama bu figurlerin kullanılması taraftarı olan Papa II. Gregori’ydi. O dönemin Konstantinopolis Patriği German’da aynı şekilde ikonların kullanılması taraftarıydı (715-29). Gerçi Tanrı’ya gerçek tapınışla resimlere saygıyı ayırıyordu. Damascus’lu John doğu kilisesinin en son kilise babası da (675-749) da aynı şekilde ikona taraftarıydı. Tanrı da kendisini beden alma yoluyla görünür kılmıştı. “Bizler ikonlara saygı gösterirken o nesneye değil, orada anlatılan hadiseye kişilere saygı gösteriyoruz” diyordu.

İmparatoriçe İren (780-820) döneminde ikinci Nicea(İznik konsülünde 787’de ikonlara saygı göstermenin, honore etmenin olabileceği onaylandı ama (Latreia) yani ibadet yalnız Tanrı’ya yapılacaktı (Bu yedinci ekümenik konsül olarak da bilinir). Ne yazık ki, bu konsülün sonucu latinceye çevrilirken ikonlara “saygı gösterme”(proskunesis) yerine “yüceltme” kelimesi kullanıldı (adoratio).

Bu kelime görüldüğünde doğu ile batının arasını açacak çekişme başlamış oldu. (Şarlmagne bu yedinci ekümeniğin sonucunu kesinlikle reddetti).

2.Filioque Çekişmesi- 325’deki İznik konsülü “Kutsal Ruh’a inanırız” sözcüğü ile bitmişti. 381’de Konstantinopolis Konsülü olarak bilinen Konsülde bu terime “Baba’dan gelen, Rab ve Yaşam veren” sözcükleri eklendi.